FeaЯ™
11-20-2006, 10:03 PM
İstanbul otogarı viyadüklerin çevrelediği bir örümcek ağıdır. Ağlarına yalnız bahtsızlar takılır. Parası olmayanların kaderleri değişmese de yerlerinin değiştiği bir başlangıç ya da sondur burası. Hele öğlen kalkan ya da öğlen ulaşan otobüslerin yolcusuysanız, bu hayata sarılma direncinizin ilk test yeri yine bu otogardır.
Öğle ezanı okunuyordu. Nisan'dı ama hâlâ kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin'e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı.
"22 numara, 22 numara...".
22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan, gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. "Bagaj var mı?" dedi muavin. Adam, "Yok, ama cenazem var" dedi. Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar yerleştirmek demekti bu. Peron zili çalıyor ama Artvin otobüsü hâlâ bagajlarını topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü. 22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsaade isteyip, yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen;
"Allah rahmet eylesin, yakının mıydı?"
Adam düşündü uzun uzun,
"Mehdi" benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
"Kardeşimdi" dedi. Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden, "Mehdi, son kez hisset boğazı" diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
"Kaç yaşındaydı?" diye sordu yolcu.
Adam, "Tam olarak bilmiyorum ama ben yaşlarındaydı" diye cevap verdi.
"Yahu kardeşim diyorsun, yaşını bilmiyorsun" diye hayret dolu çıkıştı yolcu.
"Kardeşim dediysem, öyle değil" dedi adam.
"Ya nasıl" dedi yolcu.
Uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken. Mehdi'yi ilk kez hapishanede, gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda kalıyordu. Orada kavga çıkınca, bizim koğuşa postaladılar. Onun geldiği koğuştaki fraksiyon ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan, kimse yüzüne bakmadı Mehdi'nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, "Anlamam öyle şeylerden" der, kenara çekilirdi. Anladım ki, fraksiyoncu filan değil. Bir harita metot defterine gazetelerden resimler kesip, yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında Jandarma o defteri bulur, yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden, her seferinde yeni defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tüyosu geldiğinde, haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca, Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Işıklar sönünce, zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde çamaşır, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinde Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip, bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi.
Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolonuma soktuğum defteri, arkadan sıkıştırdım eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti.
"Sağol" dedi.
Sigara tuttum ona. Çömeldik.
"Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mahpushanesinde?" dedim.
"Vallahi ben de bilmiyorum, neci olduğumu ben de bilmiyorum" dedi Mehdi.
"Peki anlat o zaman" dedim.
"Kimseye demek yok ama söz mü" dedi.
"Söz" dedim.
"80 yılının Eylül ayıydı. Malum stat bir tane. Ülke bir savaş yaşıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçe'ye, Spor Sergi'ye. Ben gece üç gibi Maçka'dayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, "Nümayiş yapacaklarmış, dikkat et" dediler. Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara slogan yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini iyileştiririm dedim ama beni görünce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından. Meğer benim hemen arkamda polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hâlâ bana teslim oldular diye havalardayım. Polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan, "At elindeki silahı" diye bağırıyor, ben kalakaldım.
Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepe'ye vardık. Nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hâlâ. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım, güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, "nasılsa yeneceğiz sizi" dedi. Ağrıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı.
Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası işte. İçim rahat, ifadeyi verip, gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, 'nasıl yedim bu numarayı' diye kendi kendime kızdım. Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama biz kırık burun davasından "memura karşı koyma ve darptan" kalakaldık.
Maç gitti, ama asıl giden benim hayatımdı. Asker, ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre, ben hâlâ örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim. Her koğuşta derdimi anlattıkça, bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle konuşmamaya başladım. Dışarıda hâlâ bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyorlarmış ama yakalandığım grup çok sivriymiş, "Çok vukuatı varmış, yırtamaz" demişler. Ben de bir umuttur bekliyorum iki yıldır. Fakat şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden, Beşiktaş ne zaman maç kaybetse, abuk subuk hareket yapıyorlar, ben de dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım, ağzımda diş kalmadı."
Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa, hikayenin devamını dinlemek için altına yapmaya razıydı. İkide bir vah vah diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır, diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD'de oynayan filmi kimse seyretmez olmuştu. Adam devam etti.
Mehdi'nin bir arkadaşı olmuştu artık. Ben. Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. "Bize katıl" dedim ona. "Anlamam o işlerden, sevmem o işleri" dedi. "Olsun, vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sen de tartış bizimle" dedim. Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. "Ajan olabilir" dedi. Ben kefil oldum Mehdi'ye. Oturdu o akşam bizimle. Kısmetsiz Mehdi'nin ilk gecesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi'yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi'ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi'nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek, başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu: "Mehdi, teoride yenilmek, kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?" Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken, Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım.
"Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan, sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini beslemezse, kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygını yitirmemek için, aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik ya da bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim."
Sessizlik oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle, aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi'yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direkt sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında beni, Mehdi'yi karşısına oturttu, hikayesini ona da anlattı Mehdi.
"Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi?" dedi koğuş sorumlusu.
"Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?" diye sordu Mehdi ve devam etti:
"Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle, doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi, bizim yanlışlarımızın doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu, yalnız yaşanmışlıklardan oluşan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefeyle, değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz? Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin için ne ifade ediyor?"
Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi'nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile, felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İlerleyen günlerde Mehdi bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik birer taraftar olup çıkmıştık. Şimdi anlayabiliyorduk Mehdi'yi. Maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş'ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyor ve bağlıyordu beynini.
82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan kendi memleketine yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi'ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hâlâ suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş, şampiyonluğa koşuyordu. Akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken, Mehdi, bir an önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu.
Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi'nin. Hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından, hafifletici sebeplerle cezasını müebbete çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi'yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakin ama hüzünlüydü. "Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı seyredemeyecek miyim şimdi?" dedi Mehdi ve devam etti: "Bir de benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim."
Mehdi sevdiği kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin önünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama ben de aşık olmuştum o kıza, Mehdi'nin kızına.
Karar çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir'e ki, en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilk yaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul'dan Es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.
Otobüs geceyarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikayeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi, otogarın lokantasında. Adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi'yi dinlemek istiyorlardı. Oysa Mehdi bagajda kendi hikâyesinden habersiz, öylesine cansız, toprağa doğru seyrine devam ediyordu. "Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?" diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden devam etti:
"Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince bir de Beşiktaş'ın Eskişehir'i 3-0 hükmen yenip, şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi'yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra ben de ayrıldım oradan. Bursa hapishanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir'den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi, gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah-beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektup da yazıyordu ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine. Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir'de. İçimden, 'gitti Mehdi' dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları.
Ben tahliye oldum. Mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir'deki isyanı o başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul'a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi'yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş'ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi'nin sevdiği kız, Mehdi'yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye başladık, bir süre sonra Mehdi'den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.
Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu diyordu bir kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler. Otobüs Karadeniz'e paralel virajları ala ala ilerledi. Sabaha karşı Vakfıkebir'e ulaşmışlardı. Adam devam etti:
"Onunla evlendim. Beşiktaş'ta ev tuttuk. Mehdi'den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler? Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik. "Mehdi".
Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları. Kalem katipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti, Mehdi'den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım. Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta, yeni açıkta bayrağını siyah-beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam. Peşinden koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin'de, Antep'te, Bingöl'de yatmış. Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddelerin, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonra da Rahşan Hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymuş. Sonra muhtarlıkları dolaşıp, kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar."
Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikayesini:
"Geçen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kağıt tutuşturdular elime. İstinye Devlet Hastanesi'nden çağırıyorlardı beni. "Ne için?" diye sordum, "Tespit için" dediler. Ceketimi aldım, çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi'ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede.
"Başınız sağ olsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin."
Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı baş başa kalmıştık. Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi'nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin'e götürüp gömmeye karar verdim.
"Peki kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul'da?" dedi muavin.
"Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan, başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye" diye cevap verdi adam.
Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alındı Mehdi. Yukarı mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu, "Nasıl bilirdiniz?" hep bir ağızdan "İyi bilirdik" sesi yankılandı.
Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi. Ama aşkı hiç ölmedi.
Öğle ezanı okunuyordu. Nisan'dı ama hâlâ kaşkollara sarılmış insanlar, ciğerlerinden çıkan havayı kaşkolun içine üfleyerek ısınmaya çalışıyorlardı. Artvin'e gidecek otobüs yolcuları sigaralarından son bir fırt çekip, otobüsün basamaklarını çıkıyorlardı. Muavin bagaj kapaklarını kapattı, peron görevlisi içerideki yolcuları sayıp, kafasını arka kapıdan uzatıp bağırdı.
"22 numara, 22 numara...".
22 numara yoktu. Tam o sırada bir ambulans yanaştı yan perona. Ambulanstan, gözaltına kadar sakallı bir adam indi. Muavine el kol yapıp otobüsü durdurdu. "Bagaj var mı?" dedi muavin. Adam, "Yok, ama cenazem var" dedi. Muavin yıkıldı. Çünkü ağzına kadar dolu bagajı indirip, tekrar yerleştirmek demekti bu. Peron zili çalıyor ama Artvin otobüsü hâlâ bagajlarını topluyordu. Tabut orta kısma sürüldü, ambulans sessizce ayrıldı yan perondan. Yolcular cama dayanmış, efkarlı gözlerle izliyordu olan biteni. Terden pembeleşmiş yüzüyle muavin adamı buyur etti içeri, otobüs yola düştü. 22 numara yolcusunu merakla süzdü otobüs. Müsaade isteyip, yerine oturdu. Yanındaki yolcu merakını kustu hemen;
"Allah rahmet eylesin, yakının mıydı?"
Adam düşündü uzun uzun,
"Mehdi" benim neyim oluyor diye. İçini çekip,
"Kardeşimdi" dedi. Otobüs köprü üzerinden geçiyordu. Adam içinden, "Mehdi, son kez hisset boğazı" diye geçirdi. Uzun yol başlıyordu. Adam kitabını açıp okumak istiyordu ama yanındaki yolcu kıpır kıpırdı. Sürekli içleniyor, vah vah çekiyordu.
"Kaç yaşındaydı?" diye sordu yolcu.
Adam, "Tam olarak bilmiyorum ama ben yaşlarındaydı" diye cevap verdi.
"Yahu kardeşim diyorsun, yaşını bilmiyorsun" diye hayret dolu çıkıştı yolcu.
"Kardeşim dediysem, öyle değil" dedi adam.
"Ya nasıl" dedi yolcu.
Uzun bir sohbet başlıyordu, otobüs İstanbul sınırlarından çıkarken. Mehdi'yi ilk kez hapishanede, gardiyanlarla dövüşürken gördüm. Alt koğuşlarda kalıyordu. Orada kavga çıkınca, bizim koğuşa postaladılar. Onun geldiği koğuştaki fraksiyon ile bizim koğuşun görüşleri ters olduğundan, kimse yüzüne bakmadı Mehdi'nin. En dipte benim ranzanın sağ altına yatırdılar onu. Birkaç ay kimseyle konuşmadı. Yemek yaptı, topladı, çay dağıttı. Havalandırmada yalnız dolaşırdı. Koğuş eğitimlerimize katılmazdı, "Anlamam öyle şeylerden" der, kenara çekilirdi. Anladım ki, fraksiyoncu filan değil. Bir harita metot defterine gazetelerden resimler kesip, yapıştırırdı geceleri. Her koğuş baskınında Jandarma o defteri bulur, yırtardı. Bizim zulayı bilmediğinden, her seferinde yeni defter bulur, bir dahaki baskına kadar çalışmasına devam ederdi. Bir sonraki baskın tüyosu geldiğinde, haline acıyıp, defterini bizim zulaya attım. Jandarma döşek altını açıp defteri bulamayınca, Mehdi hayretler içinde kaldı. Ona aldığımı söylemedim, merak ediyordum çünkü deftere neler yapıştırdığını. Işıklar sönünce, zuladan çıkardım defteri. Gözlerime inanamamıştım. Koğuşta kimsenin okumayıp bir kenara attığı, ziyaretlerde çamaşır, sigara sarılıp getirilen, iaşe sandıklarının üzerinde gelen ne kadar spor sayfası varsa ayıklanmış, içlerinde Beşiktaş ile ilgili haber varsa kesilip, bu deftere yapıştırılmıştı. Resimlerin kimilerinin üzerinde domates çekirdeği vardı, kimileri sonradan ütü vurulup düzleştirilmiş buruşukluktaydı. Ama her birinin altında tarihi düşülmüş, önemli yerlerinin altı çizilmişti. İlginç gelmişti bana Mehdi.
Bir sabah yoklamasında yanında durdum. Pantolonuma soktuğum defteri, arkadan sıkıştırdım eline. Şaşırdı. Çocuk gibi sevindi. Teşekkür etmek istedi, konuşmadım onunla. Ajan damgası yiyebilirdim koğuşta. Havalandırmada yolumu kesti.
"Sağol" dedi.
Sigara tuttum ona. Çömeldik.
"Kimsin, necisin, ne arıyorsun siyasilerin mahpushanesinde?" dedim.
"Vallahi ben de bilmiyorum, neci olduğumu ben de bilmiyorum" dedi Mehdi.
"Peki anlat o zaman" dedim.
"Kimseye demek yok ama söz mü" dedi.
"Söz" dedim.
"80 yılının Eylül ayıydı. Malum stat bir tane. Ülke bir savaş yaşıyor ama bizim derdimiz kapalıyı kaptırmama savaşı. Akşamdan yığıldık, sabahlıyoruz kapalının kapısında. Kimimizin koynunda şarap, kiminde emanet, kiminde yarım somun ekmek. Baskın yemeyelim diye üçer üçer erketeye çıkıyoruz Maçka tarafına, Dolmabahçe'ye, Spor Sergi'ye. Ben gece üç gibi Maçka'dayım. Motorcular geliyordu aşağıdan. Son seferinde karşıdan grup indirmiş, "Nümayiş yapacaklarmış, dikkat et" dediler. Bıçkın delikanlıyız o zamanlar, semtimizde nümayişe tahammülümüz yok elbet. Bir o sokağa dalıyorum, bir bu sokağa derken bir baktım, o grup duvara slogan yazıyor. Allah dedim, çektim emaneti üzerlerine yürüdüm. On kişiydiler, dayak yerim ama hiç olmazsa bir ikisini iyileştiririm dedim ama beni görünce öcü görmüş gibi kaçmaya başladılar, ben de arkalarından. Meğer benim hemen arkamda polis varmış, ben onları kovalıyorum, koşuyorum, polis hepimizin arkasından koşuyor. Girdik bir çıkmaz sokağa, çocuklar durdular, elleri havada, ben hâlâ bana teslim oldular diye havalardayım. Polis arkadan ışık tutunca uyandım, elimde emanet, kolum havada, megafondan, "At elindeki silahı" diye bağırıyor, ben kalakaldım.
Çocuklar bilmem ne örgütünden, ben orada saf bir adam, polis minibüsünde Gayrettepe'ye vardık. Nezarete oturduk, geçmiş olsunlaştık. Çocuklar duvara yazı yazacaklarmış meğer, ben onları ne zannettim, güldüm kendi kendime, bir an önce salsalar da maça yetişsem diyorum hâlâ. Nezarette çocuklardan ayrılıp duvara yaslandım, sabah oluyordu, sigara tuttu arkamdan biri. Uzandım aldım, hırsızmış, basılmış evde salak. Durumu anlattım, güldü bana. Rakip takımı tutuyormuş, "nasılsa yeneceğiz sizi" dedi. Ağrıma gitti zırtapoz hırsızın lafı, koydum kafayı burnunun üstüne, dağıldı ağzı burnu. Apar topar çıkardılar dışarı.
Sabah dokuz gibi sorguya aldılar teker teker. Sıra bana geldi. Klasik sorgu odası işte. İçim rahat, ifadeyi verip, gideceğim maça. Aaa, bir baktım bizim hırsızı da aldılar odaya, oturdu karşımda. Burnu tamponlu, sargı içinde. Koltuğunun altındaki silahı görünce yıkıldım. Sivilmiş meğer, 'nasıl yedim bu numarayı' diye kendi kendime kızdım. Diğer çocukları salmışlar mahkemeye kadar, ama biz kırık burun davasından "memura karşı koyma ve darptan" kalakaldık.
Maç gitti, ama asıl giden benim hayatımdı. Asker, ertesi gün darbe yaptı. Memurun raporuna göre, ben hâlâ örgüt üyesi zanlısıydım. Darbenin ilk günlerinde kurulan mahkemelere çıkartıldım. Konuşturmadılar bile. Sonrası o koğuş senin, bu koğuş benim. Her koğuşta derdimi anlattıkça, bana ajan muamelesi yaptılar. Ben de kimseyle konuşmamaya başladım. Dışarıda hâlâ bizim tribünden avukat çocuklar uğraşıyorlarmış ama yakalandığım grup çok sivriymiş, "Çok vukuatı varmış, yırtamaz" demişler. Ben de bir umuttur bekliyorum iki yıldır. Fakat şu gardiyanlara gıcık oluyorum, ne olduğumu bildiklerinden, Beşiktaş ne zaman maç kaybetse, abuk subuk hareket yapıyorlar, ben de dalıyorum, sonrası jandarma dayağı, bıktım, ağzımda diş kalmadı."
Otobüs otobanı bitirmiş, yola döner dönmez, mola vermişti. Yolcuya kalsa, hikayenin devamını dinlemek için altına yapmaya razıydı. İkide bir vah vah diyor, yorum yapmak istiyordu. Adam aşağı indi, bir sigara yaktı. Hava soğumaya başlamıştı. Bagaj sıcak mıdır, diye düşündü. Ölüler üşümezdi oysa. Çaylarla birlikte üst üste, hızlı hızlı sigaralar içildi. Anons yapıldı, otobüs mola yerinden ayrıldı. Meraklı kulaklar dikildi, VCD'de oynayan filmi kimse seyretmez olmuştu. Adam devam etti.
Mehdi'nin bir arkadaşı olmuştu artık. Ben. Okumamıştı, ama hayat onu yetiştirmişti. "Bize katıl" dedim ona. "Anlamam o işlerden, sevmem o işleri" dedi. "Olsun, vakit başka türlü geçmez, gel otur akşamları sen de tartış bizimle" dedim. Koğuş sorumlumuza durumu anlattım. "Ajan olabilir" dedi. Ben kefil oldum Mehdi'ye. Oturdu o akşam bizimle. Kısmetsiz Mehdi'nin ilk gecesi de şanssız başlamıştı aramızda. Okuma yapılacaktı. Zuladan kitaplar çıktı. Herkes harıl harıl okumaya başladı. Yan gözle Mehdi'yi seyrediyordum, okumak ne kelime, kitaba bakmıyordu bile, sonra harita metodunu soktu kitabının arasına, yine kendi dünyasına daldı. Ama onu bekleyen bir sürpriz vardı ki, okunan kitabın bölümü hakkında tartışma yapılacaktı gece yarısı. Okuma bitti. Bölüm bölüm herkes koğuş sorumlusunun sorduğu sorulara yanıt veriyordu. Sıra Mehdi'ye geldi. Ben gözlerimi kapadım, çıkacak cümbüşü ve Mehdi'nin sorumluluğunun bende olduğunu düşünerek, başıma gelecekleri düşünüyordum. Koğuş sorumlusu sordu: "Mehdi, teoride yenilmek, kişi benliğinde ideolojiyi zedeler mi?" Ben yer yarılsa da içine girsem diye düşünürken, Mehdi gırtlağını temizledi, konuşmaya başladı, kulaklarımı tıkadım.
"Bir harekete taraf olmak, eğer ona aşk ile bağlanmamışsan, sana kaçacak çok fırsat bırakır. İnsanın kendi dünyası bencillik üzerine kuruludur. Benlik, bencillikten türemiştir. Teori diye tanımlanan hareket, insanın bencilliğini beslemezse, kaybolur gider. İşte insanoğlu harekete saygını yitirmemek için, aşkı doğurmuştur, beyninde aşk olmazsa benlik ya da bencillik, teoriyi zorunluluk haline getirir. Teoride yenik düşmek, eğer teorinin insana salgıladığı aşk yoksa yenilmektir. Ben sevdalarıma hiç yenilmedim."
Sessizlik oldu. Kulaklarımı diktim sessizliğe. Felsefenin temel ilkeleri, bir adamın sözleri karşısında yenik düşmüştü. Işıklar söndü, herkes o gece öğretilen teoriyle, aşkını koydu teraziye. Birkaç gece geçti. Koğuş sorumlusu Mehdi'yi istedi yanına. Ajan olup olmadığını dışarıdan sorgulamıştı. Hiçbir kayıt yoktu. Direkt sorgu yapacaktı. Havalandırma sırasında beni, Mehdi'yi karşısına oturttu, hikayesini ona da anlattı Mehdi.
"Peki, sen bunca felsefe kitabıyla boğuşup vardığımız yargıları, bir aşka bağlayıp nasıl sonladın Mehdi?" dedi koğuş sorumlusu.
"Siz hiç Beşiktaşlı oldunuz mu?" diye sordu Mehdi ve devam etti:
"Yaşadığımız bu hayatı nasıl yaşayacağımızı biz kitaplardan öğrenmedik veya şu doğrudur diye kimse bize destur vermedi. Hayatı eğrisiyle, doğrusuyla yaşadık dibine kadar. Ve bizim yaşayışlarımızın bize gösterdiği doğrular oldu, yeri geldi, bizim yanlışlarımızın doğru uygulaması için abi olduk. Bir felsefemiz oldu, yalnız yaşanmışlıklardan oluşan. Şimdi siz başkalarının hayat deneyimlerinden türettiği felsefeyle, değil kendinizinkini, bir ülkenin kaderini çizme yarışına giriyorsunuz. Peki kendinizi, yeteneklerinizi ve harekete olan aşkınızı ne kadar biliyorsunuz? Veya bu coğrafyada yaşayanlar sizin için ne ifade ediyor?"
Ben yanılmıştım. Üniversiteler okumuştum, kitaplar yutmuştum, makalelerim çıkmıştı dergilerde ama Mehdi'nin Beşiktaşlılık üzerine yaptığı küçük bir yorum bile, felsefemizin ne kadar kitaba ve teoriye bağlı olduğunu bana göstermişti. İlerleyen günlerde Mehdi bize biraz sığ ve argo jargonu ile Beşiktaşlılığı anlattı. O zamana kadar sporu, hele hele futbolu küçük burjuva eğlencesi olarak, toplumun afyonu sayan bizler, Beşiktaşlılık felsefesi içinde fanatik birer taraftar olup çıkmıştık. Şimdi anlayabiliyorduk Mehdi'yi. Maçlardan, seyirden, gazetelerden, radyodan bu kadar uzak kaldığı halde Beşiktaş'ı bu kadar sevebilmesini. Çünkü sahada oynanan oyun değil, taraf olmanın hazzı yakıyor ve bağlıyordu beynini.
82 yılında duruşmalarımız hızlanmıştı. Kararı çıkan kendi memleketine yakın cezaevine naklini istiyor, orada daha rahat edeceğini düşünüyordu. Mehdi'ye yapışan örgüt davası çok dallanmış, hakkında ağır kararlar çıkar hale gelmişti. Çok idam vardı ve Mehdi hâlâ suçsuzluğunu kanıtlayamıyordu. Bu arada çok uzun yıllardır şampiyon olamayan Beşiktaş, şampiyonluğa koşuyordu. Akşam saat yedide herkes haberlere kulak kesmişken, Mehdi, bir an önce spor haberlerinin gelmesini bekliyordu.
Yaza doğru karar çıktı, devlet düzenini değiştirmek amaçlı suç örgütüne üye olmaktan idamı istenmişti Mehdi'nin. Hakim daha önce işlenmiş suçu olmadığından, hafifletici sebeplerle cezasını müebbete çevirmişti. Bu tam bir yıkımdı. Mehdi'yi sakinleştirmek için yanına gittim. Zaten sakin ama hüzünlüydü. "Şimdi olacak şey mi bu müebbet. Yani ben bir daha hiç Beşiktaş maçı seyredemeyecek miyim şimdi?" dedi Mehdi ve devam etti: "Bir de benim sevdiğim vardı biliyor musun? O benim sevdiğimin farkında bile değildi ama ben onu çok severdim, bir veda bile edemedim."
Mehdi sevdiği kızı uzun uzun anlattı bana. Yüzünü anlattı, ellerini anlattı, gülüşünü anlattı, evinin önünü anlattı, bakışlarını anlattı. Beynimde zehirli bir düşünce, o anlatırken, kızın resmini çizmişti gözümün önüne. Söyleyemedim ama ben de aşık olmuştum o kıza, Mehdi'nin kızına.
Karar çıktıktan sonra temyiz istedi ama nafile. Artık buralarda kalmasının anlamı yoktu. Nakil istedi. Hem de kimselerin tahmin edemediği bir yere, Eskişehir'e ki, en kötü şartlardaki cezaeviydi o dönemin. Ama Beşiktaş orada oynayacaktı, şampiyon olacağı maçı. İdare seve seve kabul etti, bir ilk yaz günü elinde bavul, ardında bizleri bırakıp çekip gitti. Giderken sanki mahpusluğa değil, İstanbul'dan Es-es deplasmanına giden çocuklar gibi bir tebessüm vardı yüzünde.
Otobüs geceyarısı Samsun otogarına girdi. Uykudan ağırlaşmış gözlerde bir hüzün vardı. Bütün otobüs bu hikayeyi dinler olmuştu artık. Yemekler yenildi, otogarın lokantasında. Adam hürmet görüyordu ve şoförlerin masasındaydı artık. Bir an önce otobüse dönüp Mehdi'yi dinlemek istiyorlardı. Oysa Mehdi bagajda kendi hikâyesinden habersiz, öylesine cansız, toprağa doğru seyrine devam ediyordu. "Sonra ne oldu, görüşebildiniz mi?" diye sordu şoför. Adam kaldığı yerden devam etti:
"Bizim koğuş az bir ceza ile yırttı bu işten. Üçer beşer yıl yatıp çıkacaktık. Bu sevince bir de Beşiktaş'ın Eskişehir'i 3-0 hükmen yenip, şampiyon oluşu da eklenince, o gece hem Mehdi'yi anmak, hem de şampiyonluğu kutlamak için eğlence tertip ettik. Bir hafta sonra ben de ayrıldım oradan. Bursa hapishanesine sevk oldum, iyi bir yerdi. Ama Eskişehir'den inanılmaz haberler geliyordu. Kıyım vardı, çok zor haber alabiliyorduk. Mehdi, gelen sevklerle iyi haberlerini gönderiyordu, bir de boncukçuluğa merak sarmış, çakmak kılıfıydı, anahtarlıktı, siyah-beyaz hediyeler gönderiyordu bana. Ara sıra mektup da yazıyordu ama yarısı yırtık, karalanmış ve silinmiş şekilde. Silinmeyen yerlerinde o kızdan bahsediyordu yine. Küçük bir isyan var diye duyduk Eskişehir'de. İçimden, 'gitti Mehdi' dedim. Bir şey olmamış ama sürmüşler doğuda bir yere, haber gelmedi sonraları.
Ben tahliye oldum. Mehdi'yi aramaya koyuldum ama nafile. Eskişehir'deki isyanı o başlatmış. O yüzden gittiği yeri söylemiyorlardı. Avukatlar tuttum, işi kovaladım ama devir bizim devrimiz değildi. Çaresiz İstanbul'a döndüm. İçim içimi yiyordu. Mehdi'yi bulamıyordum. Arkadaşlarını buldum, Beşiktaş'ta. Onlar da kovalıyorlardı işi ama nafile. Birden karşıma o çıktı. O kız. Mehdi'nin sevdiği kız, Mehdi'yi sordu. Büyülenmiştim. Konuşamadım bir süre. Bir muhallebicide oturduk, uzun uzun anlattım ona olup bitenleri. Ama içimin yağları eriyordu ona baktıkça. Sık görüşmeye başladık, bir süre sonra Mehdi'den çok birbirimiz hakkında konuşmaya başlamıştık.
Adam bunları anlatırken bir homurtu oldu otobüste, yapılır mı bu diyordu bir kısmı, diğer yandan niye olmasın diyordu arka taraftakiler. Otobüs Karadeniz'e paralel virajları ala ala ilerledi. Sabaha karşı Vakfıkebir'e ulaşmışlardı. Adam devam etti:
"Onunla evlendim. Beşiktaş'ta ev tuttuk. Mehdi'den haber yoktu. İşsizdim. Zor geçiniyorduk. Özal zamanına çabuk uymuştu koğuş arkadaşlarım. Reklamcı oldular, gazetelerde yazar oldular, hepsi yolunu buldu. Mehdi geliyordu aklıma ve söyledikleri. Hani o benlik bencilliğe dönmesi, aşkı, sevdası. Nerede kalmıştı o yüce teoriler? Hepsini bir çırpıda silmişti mahpus dostlarım. Çocuğumuz da oldu bu sıkışıklıkta, adını koymakta tereddüt etmedik. "Mehdi".
Onun alışkanlıkları bana geçmişti sanki. Tribün tayfası olmuştum, bir iş buldum sonraları. Kalem katipliği gibi bir şey belediyede. Yıllar geçti, Mehdi'den haber yoktu. Kimileri gördüğüne yemin ediyordu, yeni açıkta. Ama ben görmedim. İzini sürmeyi bıraktım. Yıllar geçti aradan. Bu sene bir maçta, yeni açıkta bayrağını siyah-beyaza çeviren partililerin arasında görür gibi oldum sanki. Saçları beyazlamış bir adam. Peşinden koştum, yetişemedim. O muydu, değil miydi, çok kuşkulandım. Tekrar aklıma düştü Mehdi. Araştırmaya koyuldum ve buldum onu. Dosyasını çabuk çabuk okudum. Mardin'de, Antep'te, Bingöl'de yatmış. Hastalanmış. Yaralanmış. Önceden suç işlediği maddelerin, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ortadan kalkmasıyla suçları da ortadan kalkmış, sonra da Rahşan Hanım affından salıverilmiş. Demek doğruymuş, oymuş. Sonra muhtarlıkları dolaşıp, kaydını aradım. Bulamadım. Ta ki geçen haftaya kadar."
Uyku çökmüştü otobüse. Artvin gözüküyordu ama viraj, viraj, viraj. Ulaşılamayan bir kartal yuvasını andırıyordu Artvin. Adam yorgunluktan kısılan sesi ile bitiriyordu hikayesini:
"Geçen hafta iki polis geldi evime. Polis gelince bir korku aldı beni, mahpusluktan kalma alışkanlıkla. Bir kağıt tutuşturdular elime. İstinye Devlet Hastanesi'nden çağırıyorlardı beni. "Ne için?" diye sordum, "Tespit için" dediler. Ceketimi aldım, çıktık. Hastanenin bodrum katına indirdiler beni. Morg odasına bir sürgü açılmış, beyaz bir çarşafın başında bekliyordu morg bekçisi beni. Çarşafı kaldırdı, yatan Mehdi'ydi. Öylesine yaşlanmış, saçları beyaz, mutlu ve ihtiyar ceset yatıyordu sedyede.
"Başınız sağ olsun, giriş kaydına sizin isminizi yazmış yakını olarak, kardeşinizmiş, Allah sabırlar versin."
Morg kadar soğumuştu damarlarımdaki kan. Yıllardır aradığım adam karşımdaydı, sarıldım ona çaresiz. Evrakları hazırladılar, işlemleri yaptırdım. Ben ve bir tabut gecenin yarısı baş başa kalmıştık. Doğum yeri gözüme çarptı Mehdi'nin. Artvin. Ertesi gün onu Artvin'e götürüp gömmeye karar verdim.
"Peki kimi kimsesi kalmamış mı garibin İstanbul'da?" dedi muavin.
"Yok, ölmüş hepsi, eniştesi de devlet memuru olduğundan, başım belaya girmesin diye bulaşmadı cenazeye" diye cevap verdi adam.
Artvin otogarına girdi otobüs. Omuzlar üzerine alındı Mehdi. Yukarı mahallede bir camiye götürdüler. Otobüs yolcuları cemaat olmuştu. İmam sordu, "Nasıl bilirdiniz?" hep bir ağızdan "İyi bilirdik" sesi yankılandı.
Yalçın bir kayalık gibi mezarlıkta, kartal yuvasında buluştu toprakla Mehdi. Ama aşkı hiç ölmedi.